Türkiye'nin memur portalı |
Oturum aç Üye ol Parolamı unuttum |
abiyi kendi uzmanlık alanından tanıyordum ve takip ediyordum.
yıllar içinde hobi olarak başladığı merakı iyice uzmanlaşmaya dönüşmüş ve neredeyse bir jeolog gibi bazı konularda derinleşmiş.
başka bir konuyla ilgili, başka birine misafir olmuş, bildiklerini paylaşmaya çalışıyor.
sonra bir ara dedi ki:
insanlarla paylaştığım bir bilgiyi ya da deneyimi, onlara yanlış aktarırsam ya da kafalarında bambaşka bir fikir oluşmasına neden olursam bundan mesul olurum.
insanları yanlış yönlendirirsem bunun sorumluluğu var.
eee tamam haklısın.
o zaman ne demeye geldin katıldın ?
otur evinde ya.
şaka bir yana da, kısmen bir şeyler anlatıp bazı deneyimlere gelince susuyorsan.
ya onlardan hiç bahsetmeyeceksin, ya da tüm olasılıkları masaya serip
şundan olabilir, bundan olabilir, şu incelenmeli, buraya da bakılmalı şeklinde açıklamalarda bulunacaksın.
ya da uygun ortamlarda deneyimini paylaşıp
anlayışı, algılayışı eksik ya da yetersiz olabilir deyip tüm insanlara bir şeyler anlatmayacaksın.
yazarlardan konuşuyorduk.
dostoyevski diyeceğine ağız alışkanlığı
tostoyevski, dedi.
aaa dedim bundan ne güzel kafeterya ismi olur.
sonra dedim bir bakayım var mı ?
varmış.
hem de bir sürü.
dur biraz ibrahim büyükak taklidi yapayım:
Hani tost, yemek falan aynı kelime içinde ya
hani o bakımdan şeyettiydim...
asfalt yol olarak en az 15 km mesafe uzaklıktaki okulun zili ormanın ortasında sabah servis beklerken kulağıma kadar geldi, ilk önce on iki dev adam polifonik melodisi, sonra düğünlerde çalan ''yağmurlu bir günde sevmiştim seni...'' halay havası mıydı neydi yani, onun polifonik melodisi. hiçbir sabah bize ulaşmayan bu seslerin bu sabah ulaşması tuhaf hissetttirdi beni. acaba kuş uçuşu okullara yakın mıyız dedim.
yine aynı servisle yolda giderken yoldaki kara keçi sürüsünün ortasından geçtik. keçilerin arasından çoban köpeği fırlayıp bizim servise dayılanmaya başladı, daha doğrusu eniştelenmeye başladı demek lazım çünkü köpek biraz küçük ama tosun paşa filmindeki küçük eniştenin cesareti vardı kendisinde.
birkaç saat öncesine döneyim, sabahın beşi gibi tam ense kökümün sağ tarafında kalp atışı gibi bir seğirme ile uyandım. sanırım yirmi otuz kere güm güm diye ensem attı. bu durumu ilk defa yaşadım. normalde yüzümde, gözümde, ellerimde zaman zaman hafif, zaman zaman şiddetli seğirmeler oluyordu. yaşam mücadelesini ne kadar sürdürebileceğiz bakalım.
adamla kadının konuşmasını izliyorum.
adam romalı askerlerin yaftayı mahkumun boynuna geçirdiğinde sahip olduğu yüz ifadesiyle kağıdı kadının eline tutuşturdu.
kadının boynunda kokart var.
belli ki kurumun sadece çalışanı.
Sgk kayıtları bizi bağlamaz, diyor adam.
kim nerede çalışıyorsa orada olacak.
daha ötesini duyamadım.
kadın bir yerleri aradı, bir şeyler konuştu, olmadı bir daha aradı.
bunaldı, sıkıldı ...
sonra ne oldu bilmiyorum.
yine kafamda bir harmanım bu akşam çalmaya başladı.
dünya hakikaten çok acayip bir yer.
gece uykusuzluktan dünyaca ünlü çocuk cerrahi uzmanlarını izliyorum.
dünyanın bir ucundan gelen, imkansızlıklar içindeki çocukları saatler süren ameliyatlarla, kocaman ekipler halinde sağlıklarına kavuşturmaya çalışıyorlar.
Doğuştan yüzü defektli bir çocuğa yeniden yüz yapıyorlar,
kafalarından birbirine yapışık ikizleri riskli ameliyatlarla haftalarca uğraşıp kafa patlatarak ayırıyorlar.
tüm ekip hepsi birden adeta birer meleğe dönüşmüşler.
öbür tarafa bakıyorum hiç gözlerini kırpmadan sapasağlam insanları bam güm öldürüyorlar.
o da aynı kültürün insanı, bu da ...
çık işin içinden çıkabilirsen.
İletişim | Künye | Reklam | Sitene ekle © 2025 MN Yazılım |