Türkiye'nin memur portalı

Oturum aç Oturum aç Üye ol Üye ol Parolamı unuttum Parolamı unuttum

ali mühendis

Bu üye Yazar

Bu üyenin profil sayfasına git

1,356 entry 1,269 konu 497 puan
19.04.2026 18:33 son işlem tarihi takip etme takip et

şu an çalan şarkı

kapın her çalındıkça o mudur diyeceksin

05.06.2025 23:10
  1. öz eleştiri

    bugün uzun uzun yaptığım eylem.

    gittik, terk ettik, habersizce. bu durumu defalarca yaptık. şimdi gidenden haber beklemek yüzsüzlük yapmak olur hâliyle. ama giden yüce gönüllüdür, bir haber vermeyi esirgemez.

     
  2. puanlama sistemi

    bazı çiçeği burnunda yazarların hırslanmasına vesile olan sıralama.

    bazı dönemlerde yazarlar arası frekans uyumu ile yarışmaya bile dönüştüğüne şahit olunmuştur.

    bazı uzun soluklu yazarlarca sözlüğe kimin ne kadar yazdığının, yeni birisi gelip gelmediğinin hızlıca fark edebileceği bölüm.

    her ne kadar niteliğin ön planda olması gerektiği geniş bir sözlük yazarı kesim tarafından benimsense de nitelikli yazıların çoğalması da ortama nicelik olarak yansıyacaktır.

    aramızda mecazen dini imanı puan olan yazarlar bile vardır belki.:)

     
    (Bkz: dini imanı puan olan yazar)
  3. güne bir şiir bırak

    KIRKTAN ÖNCEKİ DURAK

    .

    ONCA YIL NASIL DA GEÇTİ, GÖZÜMÜ AÇIP KAPARKEN.

    TADINA VARAMADIM GENÇLİKTEKİ GÜZEL GÜNLERİN.

    UZAK GELİRDİ YAŞLILIK, ÇOCUKLUĞUMDAN BAKARKEN.

    ZAMAN BUGÜNDÜR ARTIK, VARILMAZ YANINA DÜNLERİN.

    .

    DÜNYA! BU KADAR HIZLI DÖNDÜĞÜNÜ FARK EDEMEDİM.

    OTUZ DOKUZA GELDİM, HÂLÂ SIRRINI ÇÖZEMEDİM.

    KAFAMDAKİ SAÇLARA KARLAR YAĞDI, GİZLEYEMEDİM.

    UZMANLARA YALVARDIM DA YAŞIMI KÜÇÜLTEMEDİM.

    ZİYANI YOKTUR HİÇBİR ŞEYİN, SENİ TERK EDEMEDİM.

    (akrostiştir.)

     
  4. kompozisyon köşesi

    TATLI BİR KAYBEDİŞ HİKAYESİ

    ''Kaybetmenin neresi tatlı olabilir ki?'' sorusunun henüz yazının başındayken aklınıza gelmesi kadar normal bir durum olamazdı ama böyle tuhaf bir başlıkla başlamayan yazının da ne kadar sönük kalabileceği çiçeği burnunda bir yazarın asla gözünden kaçmazdı. Ayrıca dokuz on yaşındaki bir erkek çocuğun Ummuhan adlı sınıf arkadaşına yenilmesi aslında kıpkırmızı Maraş biberi gibi acı da olsa, yıllar sonra dahi bu mücadelenin o erkek çocuğunun aklından çıkmaması hikayeyi tatlandıran bir sebeptir.

    Ali, yani ben, yani dokuz on yaşındaki erkek çocuk, asla yerinmek gibi olmasın kenar köyün ilkokulundaki sobalı 4-A sınıfının övünmek gibi olmasın ileri gelenlerindendi. Okul hayatı boyunca akranları arasında matematik alanında nevi şahsına münhasırken Resim dersinde oldukça başarısız, Türkçede ise vasattı. Kız öğrencilerin okul yıllarında kitap okumaya ne denli düşkün olduğunu gözlemlemeyen erkek öğrenci pek azdır. Ummuhan da Ali'nin sınıfında kitap okumaktan başka bir şey yapmayan al yanaklı, tombul bir kızdı. Ummuhan bol bol kitap okumasının ödülünü zaman zaman alnının akıyla kazanan başarılı bir öğrenciydi. Durun ya! Hemen bu hikayenin de bir aşk hikayesine evrileceğine kanaat getirmeyin çünkü alakası yoktur.

    Emine öğretmen bu sıcacık sınıfı varlığıyla sobadan daha ziyade ısıtan muhterem bir kişiydi. Türkçe Derslerinde sık sık okuma yarışmaları düzenleyip birinciyi, sunduğu ödülle kutlardı. O zamanlar boğazımızı yırtsak yüz yetmiş kelimeyi geçemezdik bir dakikada. Ummuhan hızlı okuma işinin kompetanıydı. Sayısal bilimlerde bileğini kimsenin bükemediği Ali bu duruma içten içten üzülürdü. Ne yaparsa yapsın Ummuhan'ı geçemiyor, üç beş kelime geride kalıyordu. Uzun bir süre hızlı okumaya odaklanan Ali, Ummuhan'a iyice bileniyordu. Beklenen gün gelmişti, öğretmen okuma yarışının müjdesini vermişti. Sınıf arkadaşları hipodromda startın verilmesini bekleyen atlar gibi heyecanla sıranın kendisine gelmesini bekliyordu. Genellikle dakikada yüz yirmi kelime okuyanlar çoğunluğu oluşturuyordu. Ummuhan'a sıra gelince kendinden emin, gayet sakin bir şekilde metni okuyup yüz yetmiş kelimeyi devirmiş, kendine ait rekoru daha yukarı çıkarmıştı. Ve sıra Ali'ye geldi. Startın verilmesiyle birlikte Ali metindeki kelimeleri son sürat okumaya başladı. Allah'ım Allah'ım! zaman ne çabuk ilerliyordu, aynı esnada Ali nefes bile almaktan feragat ederek okuyor, şıpır şıpır terliyor, yüzü Maraş biberi gibi kızarıyordu. Son düzlüğe hızla giren Ali son saniyelerde adeta boğazını yırtıyordu. Nihayet zaman doldu. Ali durdu, yani mecburen durduruldu. Ali'nin bu azimkârane mücadelesine tüm sınıf ve Emine öğretmen gülmekten yerlerde yatarken Ali acaba Ummuhan'ı foto finişle dahi olsa geçmiş olabileceğinin merakındaydı. Ali'nin kelimelerini saydılar, yüz altmış sekiz çıktı. Ali tüm mücadelesine rağmen birinci olamamış, Ummuhan'ı yine yenememişti. Amacı Ummuhan'ı geçmek olan Ali ikinciliğe sevinememişti.

    Bizimkisi sevgililerinki gibi bir aşk hikayesi olmasa bile okuma aşkı hikayesi olmuştu. Belki Emine öğretmenle birlikte kırk iki öğrenci bu tatlı anıyı tarihin tozlu raflarına çoktan kaldırmış olsa da Ali bunamadığı müddet bu tatlı hikayeyi unutmayacaktı. Okumak mühimdir, hızlı okumak mühimdir, En mühimi ise okumaktan terfi edip yazmaya başlamaktır.

    Ali mühendis

    Kıdemsiz Yazar

     
  5. göz kusurları ve ebeveyn farkındalıksızlığı

    ingilizce abstractı olmayan bir makalemi şuraya bırakayım istedim. işin garibi tıp biliminde böyle bir noksanın bulunması mı yoksa bu noksanın bir mühendis tarafından dile getiriliyor olması mı? retorikal bir soruyla girişimizi yaptığımıza göre konuyu laf kalabalıklığıyla geliştirmeye başlayalım.

    her okul çağına gelmiş öğrenci gibi ben de zamanım geldiği için okula başladım. aslında beş yaşındayken okuma yazma bildiğim için iki yıl öncesinden de okula başvurum olmuştu da müdür Şefik Hoca keçi inadı ile beni kabul etmedi. akranlarıma göre bedenen bir buçuk porsiyon olmamdan mütevellit okulun ilerleyen günlerinde en arka sıraya geçirildim. ilk seneler kara tahtadaki öğretmen yazıları bilindiği üzere büyük puntolu olurdu ve zaten okuma yazma bildiğim için pek zorluk çektiğim söylenemezdi. gel zaman git zaman üst sınıflarda dersler ciddileşti, kara tahtaya yazılan yazılar arttı ve tahtadaki yazı puntoları küçülmeye başladı. bu gelişmeler nihayetinde sınıfın en arkasından tahtayı görebilmek için gözlerimi kısmaya hatta bazen ön taraflara yürüyüp yazıyı okuyup deftere aktarmaya gayret ederdim. yalnız bu durumun bir anormallik içerebildiği aklımın ucundan geçmiyordu.

    ortaokul ve lise derken üniversiteye de gitmek nasip oldu tabi, bu sorunum şahsen farkındalığım olmamasına rağmen devam etti. ben gördüklerimi ancak bu kalitede zannediyordum, evde televizyon izlerken bile televizyonun bir metre yakınına yaklaşıp izleyebiliyordum. resim bilgisi dersinde herkes bir natürmort çizmiştir ya şu öndeki saçları örgülü kızın bol fermuarlı pembe çantasını, ben o çantayı oturduğum yerden sadece pembe bir çuvalımsı gibi görüyor, kağıda da basit bir çizim yapıp resim dersinden 2 yani geçer not almaya çalışıyordum. dedim ya, ben gördüklerimin ancak bu kalitede olabileceğini düşünüyordum, gözlerimde bir kusur olabileceği aklımın ucundan geçmezdi. bu durumu benim fark edememem aslında çok sıradan ancak etrafımdaki görmüş geçirmiş büyüklerimin eli armut toplamış olmalı ki ne anam ile babam televizyonu bu kadar yakından seyretmemden şüphelendiler ne de ilkokul öğretmenimden üniversite son sınıftaki profesör hocalarım tahtaya neden kısık gözlerle baktığımın sebebini sordular. tüm bu zorluklara rağmen üniversiteyi de bitirmiştim. mezun olduktan sonra boş zamanım olduğu için amcam şehir dışına işe giderken beni de yanında gezdirmişti bir iki defa. bu seyahatlerin birinde amcam ilerideki tabelada ne yazdığını sordu, ben de çok uzak ki okuyamıyorum dedim. neredeyse tabelanın dibine vardığımızda okuyabildim yazıları. yolda birkaç tabela daha okuyamadığım için amcam dedi ki ali senin gözler bozuk, yoksa bu yazıları okuyabilmen gerekirdi. işte o an kafamdan kaynar sular döküldü, o masmavi gözlerim, kızların sahip olmak için uğruna dünyaları vereceği deniz mavisi gözler bozukmuş!

    milenyumun dört beş sene sonrasıydı bu benim gözlerimin bozukluk keşfi. hemen göz doktorundan randevu aldık, kardeşime de tabi. çünkü aynı sorun meğer kardeşimde de mevcutmuş. hastanede randevu sırası bana geldi, doktor gözlerimi kontrol etti, ver de eski gözlüğüne de bakayım dedi. benim gözlüğüm yok ki dedim. nasıl yok dedi, bu ileri derece bozuk gözlerle şimdiye kadar nasıl yaşadın? dedi. ne bileyim dedim. reçetemi yazdı, kardeşimin de aynı durum. kardeşimle göz numaralarımız aynı ama onun sol gözüyle benim sağ gözüm, onun sağ gözüyle benim sol gözüm aynı numaralardı, burası başka bir makalenin konusu olabilir.

    gözlükçünün gözlükleri hazırlaması bir haftayı buldu, öyle ya! bu derecedeki gözlük camları hemen imal edilemiyormuş. gözlüğümü alır almaz taktım, Allah'ım bu ne netlik bu ne şahane keskinlik, sanki bir anda kartal gibi uzakları görmeye başladım. bu durumu yaşamayan bilemez ama sağlam gözlü bir insan bu durumun tersini yaşamak istiyorsa bir yakınının gözlüğünü takıp etrafa baksın bakalım, işte o anda onun gördüğü kadar bulanık görüyor gözü bozuk olan bencileyin insanlar.

    şimdilerde gözlüklü olarak yaşadığım yirmi birinci yıldayım. yani önceki gözlüksüz yirmi iki yıl kadarlık bir süre. bu zaman içinde görmenin kıymetini çok iyi anladım. gözlükle gördüğüm keskin manzaraların ve netliklerin yanında gözlük takmanın vermiş olduğu rahatsızlığın esamesi bile okunmaz. siz siz olun kardeşinizi, çocuklarınızı, etrafınızdaki küçükleri ve hatta büyükleri gözetin, gözetin ki varsa bir göz kusurları, farkındalıkları oluşsun, iyileştirilebilirliği mümkün olan problemlerini gidermeyi sağlayın. gözü bozuk olan insanlar bu durumun farkına varamayabiliyor ne yazık ki.

    yararlanılan kaynaklar: işkembe-i kübram

     
    (Bkz: makale)(Bkz: kara tahta)(Bkz: esamesi okunmamak)(Bkz: işkembe-i kübradan atmak)(Bkz: milenyum)