1 2 3 4 5 6 7 8

pepe le masculine

Bu üye Çaylak

Bu üyenin profil sayfasına git

6 entry hiç konu açmadı hiç puanı yok
08.02.2015 22:00 son işlem tarihi takip etme takip et

ev arkadaşı

bazen hatırladıkça insanın içini acıtan arkadaştır.

vardı bende bir tane. neşeli keyifli sakin bir çocuktu. benim dağınıklığıma ses çıkarmayan, sorumsuzluğuma pek aldırmayan bir elemandı. sonradan saçları dökülmeye, yüzü çökmeye başlayınca yüzü gülmez, telefonları açmaz, kimseyle konuşmaz oldu. sabahın 7'sinde kalkıp bilgisayar başına oturup yemek ve tuvalet dışında oturduğu yerden nadir kalkan biri olmuştu. saçları dökük olduğu için asosyal olmaya başlamıştı. gitti saç ektirdi kendine. ama ektirdiği saçlar tutmadı ve kafası yamalı bohça gibi oldu. iyice küstü ardından hayata. ev arkadaşından öte bir arkadaşı olmak için çok uğraştım çabaladım. olamadım bir türlü. izole etmişti bir kere kendini diğer herkesten, bunu değiştirmek çok zordu, beceremedim de. sonradan evde benim dışımda herkesin varlığından rahatsız olup eve girip çıkanlara laf söylemeye bağırmaya başlayınca ev arkadaşlığımı sonlandırmaya karar verdim. istemediği bir karar vermiştim gözlerinden belliydi ama yine de kabul etti ağırbaşlılıkla. ellerimle onu yalnızlığa ittim. 1 sene sonra üniversiteyi bitirdik farklı evlerde ve yollarımız tamamen ayrıldı.

2 sene önce intihara teşebbüs ettiğini duydum. memleketinde ziyarete gittim hemen. iyice çökmüş, yüzündeki nur kaybolmuş, bakışları donuklaşmıştı. "ne yaptın oğlum sen atlatacaksın bunları, ondan sonra atanıp izmir'e yanıma geleceksin. yine beraber yaşayacağız" dedim. gözleri parladı "sahi ister miydin bunu" dedi. çok istediğimi söyledim ve sarıldım kendisine. ardından bana "sabahları yaptığın patates kavurmayı çok özledim, muhakkak ondan yap yine gelince" dedi. tamam dedim. ama ne ben bir daha o yemeği yaptım, ne de arkadaşım bir daha o yemeği yiyebildi. bu konuşmamızdan 3 ay sonra bu sefer daha kesin bir deneme ile hayatına son verdi.

hemen çıktım evden otobüse atlayıp memleketine gittim. ailesi " en çok seni severdi , en çok seni anlatırdı" diye gözyaşlarıyla sarıldı bana. bense iyice eziliyordum bu laflarla , " oğlunuzu yalnız bıraktım ben. bu sarılışların hiçbirini haketmiyorum" diyemedim. onun en iyi , en yakin arkadaşı rolünü oynayıp cenazeden sonra ayrıldım koşarak ayrıldım oradan.

belki daha müsamahalı ve fedakar davransam bu olmayacaktı bilmiyorum. belki bir insanın hayatına son vermesine ona gerçekten dostum gibi davranarak engel de olabilirdim onu da bilmiyorum. bildiğim tek bir şey varsa insanlar kendilerine sığınanlara asla yüz çevirmemeli gerektiği.

huzur içinde yat tekrar dostum. seni hiç unutmayacağım.

08.02.2015 15:07
  1. 8.2.2015 çaykur rize-beşiktaş maçı

    yine her Beşiktaş maçında olduğu gibi sırf penaltı verildiği için abuk sabuk yorumlandığı maç.ikinci kırmızıyı gören rizeli oyuncu 4-5 hafta ceza yer. o nası topa girmektir? ilk kırmızıyı gören oyuncu direk atıldı. hakeme bir şey dedi kesin. yorum yapamıyoruz. penaltı yüzde 1 milyon penaltı. o eller o kadar açılmaz.boşuna sızlanmanın anlamı yok.

     
  2. ev arkadaşı

    bazen hatırladıkça insanın içini acıtan arkadaştır.

    vardı bende bir tane. neşeli keyifli sakin bir çocuktu. benim dağınıklığıma ses çıkarmayan, sorumsuzluğuma pek aldırmayan bir elemandı. sonradan saçları dökülmeye, yüzü çökmeye başlayınca yüzü gülmez, telefonları açmaz, kimseyle konuşmaz oldu. sabahın 7'sinde kalkıp bilgisayar başına oturup yemek ve tuvalet dışında oturduğu yerden nadir kalkan biri olmuştu. saçları dökük olduğu için asosyal olmaya başlamıştı. gitti saç ektirdi kendine. ama ektirdiği saçlar tutmadı ve kafası yamalı bohça gibi oldu. iyice küstü ardından hayata. ev arkadaşından öte bir arkadaşı olmak için çok uğraştım çabaladım. olamadım bir türlü. izole etmişti bir kere kendini diğer herkesten, bunu değiştirmek çok zordu, beceremedim de. sonradan evde benim dışımda herkesin varlığından rahatsız olup eve girip çıkanlara laf söylemeye bağırmaya başlayınca ev arkadaşlığımı sonlandırmaya karar verdim. istemediği bir karar vermiştim gözlerinden belliydi ama yine de kabul etti ağırbaşlılıkla. ellerimle onu yalnızlığa ittim. 1 sene sonra üniversiteyi bitirdik farklı evlerde ve yollarımız tamamen ayrıldı.

    2 sene önce intihara teşebbüs ettiğini duydum. memleketinde ziyarete gittim hemen. iyice çökmüş, yüzündeki nur kaybolmuş, bakışları donuklaşmıştı. "ne yaptın oğlum sen atlatacaksın bunları, ondan sonra atanıp izmir'e yanıma geleceksin. yine beraber yaşayacağız" dedim. gözleri parladı "sahi ister miydin bunu" dedi. çok istediğimi söyledim ve sarıldım kendisine. ardından bana "sabahları yaptığın patates kavurmayı çok özledim, muhakkak ondan yap yine gelince" dedi. tamam dedim. ama ne ben bir daha o yemeği yaptım, ne de arkadaşım bir daha o yemeği yiyebildi. bu konuşmamızdan 3 ay sonra bu sefer daha kesin bir deneme ile hayatına son verdi.

    hemen çıktım evden otobüse atlayıp memleketine gittim. ailesi " en çok seni severdi , en çok seni anlatırdı" diye gözyaşlarıyla sarıldı bana. bense iyice eziliyordum bu laflarla , " oğlunuzu yalnız bıraktım ben. bu sarılışların hiçbirini haketmiyorum" diyemedim. onun en iyi , en yakin arkadaşı rolünü oynayıp cenazeden sonra ayrıldım koşarak ayrıldım oradan.

    belki daha müsamahalı ve fedakar davransam bu olmayacaktı bilmiyorum. belki bir insanın hayatına son vermesine ona gerçekten dostum gibi davranarak engel de olabilirdim onu da bilmiyorum. bildiğim tek bir şey varsa insanlar kendilerine sığınanlara asla yüz çevirmemeli gerektiği.

    huzur içinde yat tekrar dostum. seni hiç unutmayacağım.

     
  3. atanamayan öğretmenler

    bu ülkenin ve devletin en büyük adaletsizliği yaptığı çocuklarındandır. 18-19 yaşında binbir zorlukla üniversiteyi kazanan sonra yine aynı zorlukla güçlükle üniversiteyi 4 sene bitirmeye çalışan ardından "başınızın çaresine bakın ben sizi atamak zorunda değilim" çocuklardır. bir devlet niçin öğretmen yetiştirir ; nesillerini yetiştirmek için. öğretmen olması için 23'lü 24'lü yaşlara kadar eğitim verdiği bir insandan devlet olmadığı taktirde başka bir iş yapmasını bekleyebilir mi ? o yaştan sonra o atamadığı gencin nasıl iş sahibi olacağını düşünmeyen, planlamayan bir devlet yapısı olabilir mi ? oluyor maalesef. ve üstelik hala ülkenin eğitim fakültelerine deli gibi öğrenci almaya devam ediyorlar. ülkenin her yerinde mantar gibi çoğalan üniversiteler yeni işsizler ordusu üretmeye devam ediyor.

    bir ülke nasıl planlama yapmaz öğretmen adayı alırken üniversitelerine. nasıl olurda bu üniversitelerine aldığı gençlerin yarısına göz göre göre işsiz kalacaklarını bildiği halde böyle hoyratça heba eder. yok mudu koca ülkenin planlama yapacak, öğretmen açığını belirleyece, o açığa paralel bir şekilde eğitim fakültelerinin sayısını ve kapasitesini hesaplayacak bir tane kurumu ? her yıl onbinlerce mezun verirken şaka yapar gibi 2000 tane öğretmen atayan ve geri kalanlarını dershanelerin vicdanına bırakan bir ülke nasıl olurda dünya liderliğinden bahsedebilir. kendi gençlerini hayatlarının baharında umutsuzluğa sevk eden bir ülke nasıl olurda geleceğe umutla bakabilir.

     
  4. yıldırım demirören

    bu ülkede hiç bir başarısızlığın ödülsüz kalmayacağının en açık kanıtı olan beşiktaşıma sürülen tek kara olan şu anki türkiye futbol federasyonu başkanı. beşiktaş'a gelip tüm beşiktaşlı duruşunu ayaklar altına alıp, kulübü inanılmaz bir borç batağına sürükleyip buna karşın hiç bir başarı yakalayamayan bu adam sadece tepeyle ilişkilerini iyi tutmak gibi vasıflarından ötürü türk futbolunun başına getirilmiştir. ayrıca geçen sene yaptığı e-bilet uygulaması ile beşiktaş kulubüne temiz bir 5 milyon tl kaybettirmiş ve kazıklarına bir yenisini daha eklemiştir.

    bu ülkede bir yerlere gelmenin, yükselmenin en kesin yolu sorgu sual etmeden bir şeyleri yapmaya ve mutlak itaat etmeye baktığının kesin kanıtlarından biridir bu adam. e tabi bir de zengin olmanın. bilgi, birikim hiçbirinin önemi yok. bu ülkede hasbel kader paran varsa ve güce tapıyorsan ne kadar beceriksiz ve başarısız olursan ol yükselmen kaçınılmazdır.

     
  5. çay

    nedenini bilinmeden içmeyene uzaylı muamelesi yapılmaması gereken bitki.

    yıl 1990. 5 yaşına basan bendenizin deli gibi çay sevmekte, gittiğim her misafirliği "çay isterim, çay isterim" diye ağlayarak valideme zehir ettiğim yıllar. validem bunlara bir şekilde göğüs gerip çay zevkime limon sıkmayarak çay vermeye devam etmiş günde bir kaç bardak. ta ki 1986 yılında ki çernobil faciası dolayısıyla çayların kanser yaptığı dedikodusu iyice yayılana kadar. başlarda valide her ne kadar çayı saklayarak, onun yerine başka şeyler içirerek, içince döverek, içmeyince ödüllendirerek bir yerlere varmaya çalışmış. başarılı olamayınca ise en son çare olarak bulduğu envayi çeşit baharatı biberona koyup çayla karıştırıp zorla içirerek başarıya ulaşmış ve beni çaydan ölesiye kadar tiksindirmiştir.

    türkiye de yaşamıyor olsak bu durumun bir zorluğu olacağını zannetmiyorum ama ülkemizde çay kutsal içecek muamelesi gördüğü için çay ikramını geri çevirince ; marjinal , kendini beğenmiş, görgüsüz, nezaketsiz, ananelerden bir haber zevksiz insan muamelesi görmek kaçınılmaz oluyor.

    çay içmeyenleri hor görmeyin. içemiyoruz sonuçta arkadaş ! midemiz bulanıyor. ağzımızın tadı kaçıyor. bu nedenledir ki kınamayın, zorlamayın. bırakın kuşburnumuzu, ıhlamurumuzu zevkle yudumlayalım.